| |
Şirketlerin döviz borçları
Şirketler kesiminin döviz
cinsinden borçları ile döviz cinsinden alacakları
arasındaki farkın (bu farka 'açık pozisyon' diyelim)
giderek açılıyor olması olasılığı çoğu kişiyi
tedirgin ediyor. 'Olasılığı' diyorum, çünkü bu farkı
doğruya yakın bir biçimde ölçmekten uzağız. Bunun
çeşitli nedenleri var. Mesela şirket sahiplerinin
yurtdışındaki mevduatlarının boyutunu bilmiyoruz.
Türkiye'ye yabancı sermaye akımının tersine
dönmesinden neden korkuluyor? Bu tür bir
hareketlenmenin şiddetine bağlı olarak kur artacak.
Zira lira cinsi mali varlıkların bir kısmı dövize
çevrilecek ve ülkeye döviz girişi azalacak; döviz
talebi artıp, arzı düşecek. Bu olasılığın
gerçekleşmesinden temelde iki nedenle korkuluyor.
Birincisi, kurdaki artış enflasyonu da artıracak.
Eğer bu artış uzun süreli olursa, enflasyon da
uzunca bir süre düşmeyecek. İkincisi, kurdaki artış,
döviz cinsinden borçları yine döviz cinsinden
alacaklarına göre daha fazla olan kesimleri olumsuz
yönde etkileyecek. Kurdaki artış ve şirketlerin açık
pozisyonu ne kadar fazla ise, artış ne kadar kalıcı
ise olumsuz etkilenme de o kadar şiddetli olacak.
Diyelim ki enflasyondaki yükselişi ileride telafi
edebiliriz.
Oysa dalgalanma uzun süreli ve şiddetli ise,
şirketler kesimi bu tür bir dalgalanmadan kuvvetli
bir biçimde etkilenirse, işten çıkarmalar
başlayacak. Bazı şirketler bankalara olan borçlarını
ödeyemeyecekler. Diğer şirketlerden vadeli olarak
satın aldıkları mal ve hizmetlerden doğan
yükümlülüklerini yerine getirmeyecekler. Bankalar
açtıkları kredileri erkenden geri çağıracak, yeni
kredi açmakta nazlanacaklar. Bu, başlangıçta zor
duruma düşmeyen şirketleri de olumsuz yönde
etkileyecek. Olumsuz gidişat kartopu gibi büyüyecek.
Ekonomi daralacak.
Kriz yazınına aşina olanlar
bilir: İlk kuşak kriz modelleri 1990'lardan bu yana
gözlenen krizleri açıklamakta son derece yetersiz
kaldılar. Bu modeller krizlerin temel nedeni olarak
uygulanmakta olan kur rejimi (mesela sabit ya da
önceden artış hızı açıklanmış kur rejimi) ile
uyumsuz (gevşek) para politikasını gösteriyorlardı.
Para politikasındaki gevşekliğin ana nedeni ise kamu
kesimi açıklarının para basmak yoluyla finanse
edilmesiydi.
Oysa 1990'ların başından bu yana yerkürede
gerçekleşen krizlerde bu tür bir olguya
rastlanmıyor. Bu durumda, gerçek hayatta olan bitene
ters düşen modeller yeniden ele alındı. Sonuçta
ikinci ve üçüncü kuşak kriz modelleri çıktı. Bu
modellerin bir kısmı, krizlerin ana nedeni olarak,
ısrarla şirketler kesimindeki bilanço bozukluklarını
gösteriyor. Açık pozisyon bu tür bozuklukların
başında geliyor.
Merkez Bankası (MB) şirketler kesiminin bu tür
bozukluklarına karşı uzun bir zamandır hassas. Bu
konu gündemde değilken, paramızın değerlenme
eğiliminin uzun süreceğini kestirerek, yıllar
önceden başlayarak çok sayıda üst düzey toplantıda
bu tür risklerin oluşabileceğine hep dikkat çekti.
Bir de bir araştırma projesi başlattı.
MB İstatistik Genel Müdürlüğü uzun bir süredir
binlerce şirketin bilanço bilgilerini topluyor.
Bunları titizlikle işliyor. Zengin bir veri tabanı
var. Başlatılan proje bu veri tabanını
değerlendirmeye yönelik. Proje ilk ürünlerini
vermeye başladı. Bunlardan ilki 2005'in sonuna doğru
yayımlandı: 'Şirketler kesiminin borçlarının
bileşimi ve Türkiye'de döviz kurunun bilanço
etkisi'. Yazarları şöyle: ODTÜ İktisat Bölümü
öğretim üyesi ve MB Danışmanı Prof. Dr. Erdal Özmen,
MB Araştırma ve Para Politikası Genel Müdürlüğü'nden
Dr. Mehtap Kesriyeli ve Serkan Yiğit (MB web
sayfasında var, İngilizce). Projenin ikinci ürünü
yakında gün yüzüne çıkacak. Dr. Özmen ve yine MB
Araştırma'dan Dr. Cihan Yalçın tarafından kaleme
alınıyor. Ön bulgularını bu ayın başında İstanbul'da
Uluslararası Finans Arenası'nda sundular.
Yanlış anlaşılmasın: Zinhar kriz tellalığı falan
yapmıyorum. Sadece, daha önce çok sayıda kaliteli
ürün vermiş araştırmacılar acaba bu sefer bu önemli
konuda ne tür sonuçlara ulaşmışlar onunla ilgiliyim.
Birkaç yazı yukarıda değindiğim çalışmaların
bulgularına eğileceğim.
Fatih Özatay
Radikal
23.11.2006 |
|