|
Banka
mevduatlarına haciz
Vergi cephesinde geçen haftanın
en önemli gündem maddesi, vergi daireleri tarafından
vergi borçlularının banka hesaplarına uygulanan
hacizlerdi. Gazetemizin de gündeme taşıdığı haberlere
göre hesaplara bu kapsamda uygulanan haciz sayısı 130
bin civarında.
Bu uygulamanın hukukiliği, haklılığı, neler
yapılabileceği konusunda bize de çok sayıda okur mail'i,
tanış sorusu geldi. Dolayısıyla konuyu köşemize taşımak,
adeta zorunlu hale geldi.
Maliyenin yaptığı bu uygulama, haksız işlemlerin
dışında, hiç şüphesiz 6183 sayılı Amme Alacaklarının
Tahsil Usulü Hakkında Kanun’da yasal dayanağa sahip.
Ancak hak, kanun ve hukuk farklı kavramlar. Aniden
başlatılan bu uygulama, pek hukuk devleti kavramıyla,
hukuki güvenlik ilkesi ile bağdaşmıyor.
Hukuk devletlerinde kişiler sürprizlerle karşılaşmazlar.
En azından, bu şekilde bir toplu uygulama yapılmadan
önce, bir bildirim, bir açıklama ile uyarılırlar.
Mükellefin tek borcu, vergi borcu değildir. Başkaca
borçları, verilmiş çekleri, kendilerine göre ödeme ve
nakit akış planları vardır. Bir gecede 130 bin
mükellefin planları silinemez. Nitekim çekleri
dönenleri, bu yüzden piyasadan kaybolmak durumunda
kalanları, hacizler dolayısıyla kredibilitesini
yitirenleri burada aktarmaya gerek yok, zaten gazeteler
yazıyor.
Bize gelen yakınmaların büyük kısmı, mükelleflerin
mahsup dilekçeleri olmasına rağmen uygulanan hacizler.
Bazı haciz yazılarında ise mükellefin borç miktarı
belirtilmemesi dolayısıyla borcun çok daha fazlasını
içeren mevduatların haczedilmesi de bir başka yakınma
konusu. Yakınmaların bazıları ise zamanaşımına uğradığı
görülen 8-10 yıllık borçlar için yapılan hacizler ile
ödeme emriyle istenmesi gerekmesine rağmen ödeme emri
dahi tebliğ edilmemiş borçlar için uygulanan hacizlerle
ilgili. Bütün bunlar, vergi idaresinin sorumluluğunu
gerektiren, mükelleflerin bu yüzden uğradıkları maddi ve
kredibilite yitirme gibi manevi zararları için tazminat
isteme haklarının doğumuna yol açan uygulamalardır.
Hele bazı olaylar, idareye güveni daha da sarsmıştır.
Bazı güvenilir ve iyi niyetli, ancak çeşitli sebeplerle
ödeme sıkıntısı içinde olan mükelleflere bazen vergi
dairesi müdürleri kendi takdir hakları ile yıl
aşılmaması kaydıyla üç veya beş taksitte ödeme kolaylığı
sağlayabilmektedir. Bu yol tecil ve taksitlendirme
yolundan daha avantajlıdır. Çünkü tecil müessesesi,
faize de faiz yürütülmesini öngörmesi ve idarenin de
katılmadığımız bir görüşle - bu faizlerin gider
yazılmasını kabul etmemesi sebepleriyle- mükelleflere
yardımcı olan bir müessese değildir. Şimdi idare ile
mükellefler arsındaki güvene dayalı bu ilişki ve
uygulama, müdürleri de zor durumda bırakmış ve
itibarları zedelenmiştir.
Sorunun asıl can alıcı noktası, idarenin bu işlemlerine
karşı nelerin yapılabileceği noktasındadır.
İdarenin bu işlemlerine karşı tek yol, yargı yoludur.
Hacizlerin vergi borçlarından kaynaklanması dolayısıyla
görevli mahkeme, vergi mahkemeleridir.
İdare tarafından uygulanan hacizlere karşı dava açma
süresi haczin türüne göre değişmektedir. Çünkü ihtiyati
hacze karşı dava açma süresi 7 gün, kesin hacze karşı
dava açma süresi ise 30 gündür. İdare, uyguladığı haciz
ister ihtiyati haciz isterse kesin haciz olsun, borçluya
bir haciz bildirimi ile haczi tebliğ etmek zorundadır.
Süre bu tebliğden itibaren işlemeye başlayacaksa da
haczi öğrenme tarihinden itibaren, yine bu sürelere
uyularak açılacak davalar da geçerlidir.
Dava sebepleri, haczin türüne ve olayın özelliklerine
göre değişecektir. Bu davalarda yürütmeyi durdurma
kararı istenilmesi önemlidir. Çünkü mahkemece yürütmeyi
durdurma kararı verilmesi halinde idare, haczi
kaldırmak, parayı iade etmek durumundadır.
Bize en çok sorulan sorulardan biri de haciz yazısının
bankaya ulaşmasından sonrasını da kapsayıp kapsamadığı
noktasında. Haciz yazılarının, haczin uygulandığı
hesaba, uygulamadan sonra gelecek paraları kapsaması söz
konusu olamaz. Ancak hukukumuzda alacak haczi yapılması
mümkünse de onun uygulanma usulü bazı farklılıklar
içermektedir.
İdare tarafından mükellef hakları sağlanmadan yapılan bu
toplu haciz uygulaması, göründüğü kadarı ile mükellef
idare ilişkisini zedelemiştir. Bazı olaylarda banka ile
mevduat sahibi arasındaki ilişkilerde de gerginliğe yol
açılmıştır. İleride haksız uygulamalarla karşılaşmaktan
korkan pek çok mükellef parasını yutdışında veya
bankacılık sistemi dışında tutma arayışına itilmiştir.
Uygulama Hazine açısından para toplanması yönüyle
başarılı görülebilir. Ancak olaya özellikle mükellef
hakları yönünden bakarsak, hukuk devleti ve idarenin
saygınlığı açısından “artılar” içerisine yazılacağından
ciddi kuşkularım var.
Bumin Doğrusöz
Referans / 29.10.2007
|