'Küçük olsun benim olsun'
devri bitti
Son yazımda
Türkiye'de işletmelerin yüzde 90'ını teşkil eden bir
milyondan fazla küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin
(KOBİ) sayısal olarak aşırı fazla olduğundan hareketle
bunların yüzde 30-40'ının kapanacağı tahmininde
bulundum.
Bence bu hem gerekli hem de zorunlu bir 'konsolidasyon',
diğer bir ifadeyle yönlendirilmemiş bir piyasa ortamında
gelişigüzel ortaya çıkan bir yanlışın düzeltilme süreci.
Esasen süreç başladı bile. Bu minvaldeki son yazıma okur
tepkileri gecikmedi. "Girişimci fidanlığı olan
KOBİ'lerin buluş ve icatlara daha açık, değişen piyasa
koşullarına daha esnek tepki verme kapasitesine sahip
olduğundan" bahisle, 'hükümetin bunları kurtarması'
gereği dile getiriliyor. Kuşkusuz hükümet
yapılabileceklerini yapsın. Açıkçası yapılan birçok
şeyin olduğunu da biliyorum. Esas sorun şu; bütün
bunları KOBİ'lerin de bilip bilmedikleri. Biliyorlarsa
imkan ve fırsatlardan yararlanma kapasiteleri var mı,
yok mu?
MÜSİAD, 2007 yılını 'KOBİ yılı' ilan etti. Zira bu
kurumun omurgasını ülke çapına yayılmış KOBİ işletmeleri
oluşturuyor. Başkaları da aynı çaba içinde, üyeleri için
neler yapabileceğini araştırıyor. KOBİ'ler aslında her
ekonominin can damarı. Türkiye'de KOBİ'ler işletmelerin
yüzde 99,8'ini, istihdamın yüzde 76,7'sini, yatırımların
yüzde 38'ini, katma değerin yüzde 26,5'ini ve ihracatın
yüzde 10'unu oluştururken, banka kredilerinden aldığı ve
yüzde 5'leri bir türlü geçmeyen payı geçen yıl yüzde
230'lara çıktı. Ne kadar kritik rakamlar, görüyorsunuz.
Buna rağmen, yanlış yapılanmalar ve ölçekler, değişen
devranın da baskısıyla ortadan kalkacak. 1970'lerin
modası 'küçük güzeldir' idi. Şimdi ise küresel rekabetin
ezici yükünün altından sadece birleşerek, gücün
bereketini ve sinerjisini yakalayabilenler kalkabiliyor.
Çin'in dev üretimini düşünüp, 'sürümden kazanmak'
dediğimiz ölçek ekonomilerinin önemini anlayalım. Ancak
dikkat etmek lazım ki, büyükler, küçüklerin esnek tepki
verme kapasitesini de ihmal etmeyip, buna uygun
organizasyon yapılarını da ikame ediyor. Bakıyorsunuz
dev dünya şirketleri Çin'de, Tayland'da, Vietnam'da
'tedarik zincirleri' kurmuş.
Tedarikçilik veya fasonculuk yaparak ülkede büyük
şirketlerin çevresinde kümelenmelere gitmek başta İtalya
ve Japonya olmak üzere öteden beri bilinen ve bugüne
kadar iyi çalışan bir model. Nasıl tarımda lider çiftçi
önderliğinde 'sözleşmeli tarım', çıkış yolu olarak
yükseliyorsa, sanayide de bunun etkin hale gelmesi
gerekiyor. Bu meyanda yeni dönemde 'patronların'
bazıları işçi olacak. Direnmek yerine işadamı bir an
önce yanlış zamanda yanlış bir sektörde olup olmadığına
ve işini de 'doğru' yapıp yapmadığına karar vermeli.
Bunu uzmanların da desteğini alarak mukayeseli
rakamlarla yapmalı. Eğer sonuç olumsuz çıkarsa sektörü
değişmekten ve/veya işini sil baştan yapmaya kadar yeni
seçeneklere hazır olmalı.
Her halükârda ölçeği büyütmek ise yeni dönemin
vazgeçilmez ilkesi. Bunun için KOBİ'lerin işbirliğine
gitmesi kaçınılmaz. Şimdi geldik dananın kuyruğunun
koptuğu yere. Dini, dili, ırkı ve kültürü apayrı onlarca
kişi, dünyanın dört bir yanından bir araya gelip satın
alma ve birleşmelere gidiyor. Bizim işadamı, "Hocam bize
nasıl birleşemezsiniz diye sorun, size kitap yazalım;
ancak nasıl ortaklık yapılır diye sorarsanız, elde var
sıfır." diyor. Başkalarının kanında ve genlerinde
ortaklık kültürü var da sanki bizim tohumumuz mu bozuk?
Tabii ki hayır. Sorun çok açık, 'paranın pulun lafı mı
olur' diye tam güven esasına göre yola çıkan insanlar,
kısa bir zaman sonra aralarında 'hangisinin daha hırsız
olduğunun' kavgasını veriyorsa, bunun önemli bir nedeni
ortaklık yapmasını bilmiyor olmaları. Bunu fark etmeyen
işadamı burnundan kıl aldırmıyor, bilime, bilgiye,
danışmana ve gezip görmeye prim vermiyor. Bir de "Bin
bir çile ile buraya getirdim, ortak alıp 'ben yiyemedim,
sen ye' mi diyeceğim?" diye vahim bir yanılgı var. Tek
başına bir kazanırken, birleşip on kazanmak yerine,
'küçük olsun benim olsun' mantığında direterek azman
balıklara yem olacağını görmüyor.
Madem bıçak kemiğe dayandı beyler, kıpırdasanıza!