|
Kur lobisi mi, yoksa faiz
lobisi mi haklı?
Türkiye'de kamunun sağladığı
inanılmaz kazanç imkânı ve kronik enflasyon ortamı
sebebiyle her zaman güçlü bir faiz lobisi olmuştur.
İstanbul Sanayi Odası (İSO), 500 Büyük Sanayi Kuruluşu
Anketi'ni yayınladı. Kur, enflasyon, rekabet zorlukları
vs. bir sürü şikâyet var.
Konular oldukça karmaşık. Ancak bir işadamı olarak siz
günün sonunda neye bakarsınız? Kâr rakamlarına tabii ki.
Bütün tartışmaların bittiği yer orasıdır. 2005 yılına
göre 2006'da şirketlerin hemen her kategoride satışı,
üretimi, ihracatı ve dahi kârlılığı artmış. Hem de geçen
yılki mayıs-haziran dalgalanmasına rağmen.
Peki, 'Çok kâr elde ettik; ama
sor bize nasıl?' diye timsah gözyaşları dökmeye ne gerek
var? Oda Başkanı Sayın Tanıl Küçük, kendi üyelerinin
başarısından adeta rahatsız olmuş gibi, kendi kurumunun
elde ettiği rakamları takla attırarak yorumluyor.
Örneğin 2006 yılını mukayese etmek için bula bula
1990'lı yılları, yani Türkiye'nin 'kayıp on yılını'
buluyor. "O zamanlar bugünden çok daha iyiydik." demeye
getiriyor. Bu, işadamımızın içinden geçtiğimiz dönemi ne
kadar anlayabildiğine ve ne kadar başarıyla uyum sağlama
kapasitesine sahip olduğuna dair çarpıcı bir örnek.
Peki, özlenen o dönemde işadamının kazancı nereden
gelmiş? Yüzde 70'lere varan oranda 'faaliyet dışı
kazançlardan'. Yani kamuya kullandırılan fonlardan gelen
tatlı faiz kazancından.
Öte yandan hem enflasyon hem de
rekabetçi bir üretim ekonomisi ikame edilmeden girişilen
ihracata dayalı büyüme modelimiz sebebiyle ülkede
sürekli bir devalüasyon (kur) lobisi de mevcut olmuştur.
Düşür TL'nin değerini, kazan rekabetçi üstünlük, sat
dışarı. İhracatta sürekli miktar endeksi artarken,
kazanç endeksi düşüyordu. Bunun adı 'fakirleştiren
ihracat modeli' idi. İyi de tam 20 sene devam eden bu
devalüasyon modeli dünyaya kaç tane şampiyon marka
hediye etmemize katkı sağladı? Cevap 'sıfır'. Cari açık
mı kapandı? İthalat bağımlılığımız mı daraldı? Hayır.
Devlet destekleriyle nasıl ki verimli bir tarım ve
zengin bir çiftçimiz olmadı, devalüasyon yoluyla da
rekabetçi bir sanayimiz olmadı, yerli sanayimiz
kurtulmadı, gelişmedi. 'Ülkeyi batırdı' diye
hayıflanılan ve karşı çıkılan Gümrük Birliği olmasa idi,
şimdi yine içimize kapanmış kendi kendimize ulusalcı
raconlar kesiyor ve dibe doğru debeleniyor olacaktık.
Bunu da geçelim.
Bu yazıda kur ile başlayıp,
ilave bir yazı ile de faiz bahsine gireceğim. Acaba kim
haklı? Bu aşamada kurdan şikâyet edenler hiç bu kadar
haklı olmamışlardı. Tabii haklı olmak başka, alacaklı
olmak başka! Şekilde reel kur endeksindeki gelişmeler
gösteriliyor. YTL'nin 1 dolar artı 1,5 Euro'dan oluşan
kur sepetine göre değerinin ne yönde geliştiğini
gösteren bir endeks rakamı bu. Bundan sonraki durumu
mukayese edebilelim diye 1987'deki seviyeye 100 diyelim.
2001 sonunda endeks dibe vurmuş ve adeta TL'nin değeri
1987 seviyesine gerilemişti. Sonra görüyorsunuz, kur
bugün 200 seviyelerine tırmanmış. Tarihî zirve.
Kurun düşmesini son yıllarda
birçok açıdan haklı bulmuş ve desteklemiştim. Tekrar
etmeyeyim. Ancak en önemli gerekçe, kur aracılığı ile
yerli sanayinin terbiye edilmiş olması idi. Sanayici
ayakta kalabilmek için gerçek kazanımın verimlilik
ekonomisine dayalı katma değer oluşturmaktan geçtiğini
bu sayede keşfetti. Yabancı sermayeli şirketlerin
sürüklediği bir verimlilik artışı dikkat çekici boyutta.
Ekonominin geri kalanını da bu katara ilave edebilirsek,
yolumuz açılacak.
Ancak, rekabet deyince
makroekonomik faktörlerin etkisini göz ardı edemeyiz.
Kurların geldiği düzey artık hiçbir gerekçeyle
savunulamaz. Temel mesajımız şu; eğer bir şekilde
kurdaki erozyon durdurulamazsa, mutlaka sanayicinin
alternatif araçlarla durumunun telafi edilmesi gerekir.
Gelecek günlerin en sağlam tartışması bu olacak gibi.
Doç. Dr. İbrahim Öztürk
Marmara Üniv. Öğr. Üyesi
|