| |
|
Verginin ve
patronajın önemi üzerine
Türkiye, dünyanın
yaşadığı ilginç ve sancılı değişimin etkilerini
kendi özel koşullarında yaşarken, gereken hızda
olmamakla birlikte, alışılmış gündeminde olumlu
değişikliklere tanık oluyor. Dünyada küresel
finans sisteminin yeniden tasarlanması ve geçen
yıla oranla gevşeyen küresel koordinasyonun
nasıl kurumsallaştırılacağına ilişkin arayış
sürerken, biz de bir yandan krizin ilk
aşamasından etkilenmeyen finans sistemimizin
sağlığını koruyup, ciddi bir daralmaya uğrayan
reel kesimimizi nasıl canlandıracağımızın ve
sonra da rekabetçiliğini nasıl arttıracağımızın
derdindeyiz. Bu amaçla yatırımcı ve tüketici
güvenini arttırmamız, bunun için de mali
disipline zarar vermeden kaynak kullanımında
maksimum etkinlik sağlamamız gerekiyor. Üstelik
bütün bunları, enflasyon tehlikesinin yeniden
baş gösterdiği ve yeni bir seçim konjonktürünün
yakınlaştığı bir ortamda yapmak durumundayız.
Verginin çok konuşulması iyi ama…
Böyle zorlu ödevlerle yüz yüze bir ekonomiyi ve
daha da karmaşık sosyal ve siyasal tartışmalar
yaşayan ülkeyi yönetmek durumunda olanların işi
kolay değil. Buna rağmen batıda öteden beri
önemli olan, bizde ise kurumsal ve yapısal
nedenlerle bir türlü gündemin ön sıralarına
çıkamayan pek çok sorun, krizin dayattığı
sancılı koşullarda, kamu yönetimi ve toplumsal
kesimler arasında eskiye oranla çok daha yoğun
bir şekilde tartışılır oldu.
Bunlardan biri de, popülist ve soyut bazı
referanslar dışında pek ele alınıp irdelenmeyen
vergi sorununun daha gevşekçi ve objektif bir
biçimde kamuoyuna yansımaya başlaması.
Uluslararası likidite ve finans kanallarının
daralmasıyla hem kamu hem de özel kesim için
kaynak kullanımının kazandığı önem, iki kesimi
de ilgilendiren vergi parametresi konusunda
politika alternatiflerinin ve uygulama
zafiyetlerinin daha cesur ve samimi bir şekilde
dile getirilmesini sağlıyor. Kamu yönetimi
sağlam kamu finansmanı ve bütçe kalitesi için
vergileri artırmak gerekiyorsa bundan
kaçınmayacağını, özel kesim ise sektörler
bazında dolaylı vergilerinin enflasyon
üzerindeki olumsuz etkilerini, genel olarak da
kayıt dışılığın ve farksız rekabetin azaltılması
gerektiğini ifade ediyor.
Ancak yine de bu tepkilerin henüz gerçek bir
reform çabası ya da stratejik bir politika
tasarımı ile ilişkisi kurulacak kapsamda ve
derinlikte olmadığı açık. Kamu yönetimi, mali
disiplinden sapmamak ve büyüyen bütçe açığını
kontrol altına almak amacıyla, özel kesim ise
kendi ürününün maliyetini ya da bilanço
kalitesini olumsuz etkileyeceği kaygısıyla
hareket ediyor. Oysa bu sınırlı ve kısa vadeli
bakış açılarının ötesinde ekonominin ve kamu
maliyesinin orta uzun vadedeki güvenilirliği ve
istikrarı açısından, vergi sisteminde kalıcı ve
sürdürülebilir bir dönüşüm sağlanması gerekiyor.
Mali kural ve vergi reformu
Aslında hükümetin Orta Vadeli Program
varsayımları arasında öngördüğü mali kural esası
da, bütçe açığı ve kamu borcu ile ilgili bir
sınır öngörülmesini ve bunun yasal bir
düzenlemeye bağlanmasını gerektiriyor. Bütçe
yılını aşan ve sürekli nitelikte olan bu kuralın
uygulanması da vergi sistemi ile ilgili daha
derin ve yapısal bir değişiklik ihtiyacını
yoğunlaştıracak.
Böyle bir sistemik değişikliğin toplam vergi
yükünü artırsa da her alanda vergi artışı
getirmesi şart değil. Kayıt dışının azaltılması,
gelir vergisi tabanının ve beyannameli mükellef
sayısının arttırılması, vergi idaresinin ve
denetiminin daha etkin hale getirilmesi, kentsel
rantların ve vergi dışı kalmış diğer potansiyel
alanların kavranması, elektronik altyapının
yaygınlaştırılması, güvenlik müesseseleri
geliştirilmesi yoluyla vergi sisteminin
verimliliği arttırılırken sağlanacak kaynaklarla
istihdam maliyetinin aşağı çekilmesi, istihdam
sağlayacak büyük yatırımların, bilişim gibi
üretkenliği yüksek sektörlerin, arge ve
teknolojinin vergi yüklerinin azaltılması aynı
reform paketinin içinde yer almalıdır. Bu trend,
ayrıca, dolaylı vergilerin sistem içindeki
ağırlığını da zaman içinde azaltmaya imkan
verecektir. Önümüzdeki dönemde bu konudaki
tartışma ve çabaların yoğunlaştığını göreceğiz.
Risklere karşı hakim ortak
Bizde sermaye piyasaları derinleşmediği ve
şirket ölçekleri güdük kaldığı için fazla
irdelenmeyen, ancak gelişmiş dünyada epeydir
tartışılan ve bu son krizle yeniden ısınan bir
sorun da devleşen ve halka açık olan küresel
şirketlerin yüksek ücretler ve primler alan üst
yöneticilerinin, risk yönetimi ve sorumluluk
açığı dolayısıyla yol açtıkları ya da
açabilecekleri tahribatın önlenmesi. ABD Başkanı
Obama'nın krizin tetikleyicisi olan Amerikan
finans kesimi için aşırı büyümeyi ve mevduatın
kredi dışında riskli yatırımlara
yönlendirilmesini yasaklayan yeni bir düzen
içeren bir plan açıklamasıyla yeni tartışmalar
doğuracak olan bu sorun, geri planda "hakim
ortak" ya da "patron" faktörünün yeri
doldurulmasında zorluk çekilen ve azımsanmayacak
avantajlarını da akla getiriyor.
Aile şirketlerinin çok büyük çoğunlukta olduğu
Türk ekonomisi için bu özellik, bu şirketlerin
ölçek ve yenilikçilik açısından durağanlığı ve
tutuculuğu özendirici mekanizmalarla
aşılabilirse ve kurumsallaşmaları
hızlandırılırsa, asimetrik bir rekabet üstünlüğü
yaratabilir. Uzmanlar ve akıllı bağımsız yönetim
kurulu üyeleriyle desteklenecek hakim ortaklar,
daha sağlıklı ve istikrarlı bir büyüme
performansı sağlayabilir. Bu potansiyelin değeri
yeni dönemde artabilir. Yeni gündemde bu konuyu
da işlemekte yarar var. Adnan NAS / adnan.nas@tr.pwc.com
|
|